Her insanın birden fazla yüzü vardır. İş yerindeki arkadaşları bir yüzünü tanır, okul arkadaşları farklı bir yüzünü, eski sevgilisi ayrı annesi ayrı. Peki kimdir bu insan? Hepsi mi? Hiçbiri mi? Belki de biraz hepsi biraz hiçbiri! Tüm bu çemberler arasında dağılmış biri sadece... Tüm çemberdekileri silkeleyerek döksek meydana ve onlarla "Beni tanımlayan 3 kelime" oyununu oynasak tek diyemem ama yüksek oranda ortak yanıt gevezeliğim olurdu. Oysa kafamın içindeki sesleri bilseler benim ne kadar da sessiz biri olduğuma yemin edebilirler. Koca bir kelime yağmuru altında anlam arıyor gibiyim. Kimi zaman bu sağanak yağışlar felaket habercisi gibi olduğunda da yazıyorum. Yazmak yoldaki rögar kapağı gibi... Derine açılan bir kapak... Belki de bu yüzden odam yarım kalmış defterlerle ajandalarla dolu. Bir de kitaplar arasına sıkıştırılmış sararmış sayfalarla. Karalanmış yeni yıl kararları, hedefler, gerçekleşmesinin çok istendiği ama gerçekleşmeyeceğine inanıldığı için ...
12353! Neresinden bakarsan bak sıradan bir sayı; ama işte gel bir de bana sor! Sayılar... Bir kaç çizikten oluşmasına rağmen bir yerlerde hayat(ım)a sızmayı başarmış kader notları. Ya da dipnotları mı demeliydim? 12353 de benim için bir dipnot ya da satır başı, bilemiyorum. Ben gerçekten de hiçbir şey bilmiyorum. Sokrates'in de dediği gibi " Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir! " de demeyeceğim; çünkü ben bilmediğimi de bilmiyorum! Daha doğrusu bilmiyordum. Sonra fark ettim ki 12353 keredir gözümün önündekini göremeyecek kadar miyop, görmek istemeyecek kadar korkak fark edemeyecek kadar budalaydım ya da büyümemiş... Dillere karşı yetenekliliğimin(!) en azından hakkını veren matematiğime güvenerek bölebiliyordum her şeyi üç yüz altmış beşe. Küsuratla otuz üçü geçmişken, bir tavşanın peşinde Alice'ın harikalar diyarını geçemeyeceğimi ben de farkındayım. Ama yine de içerideki salıncağın varisi "Neden olmasın?" diyordu. Neden olmasın?! Ufukta bir tavşan yo...